KADIN KURTULUŞ İDEOLOJİSİ

 

KADIN KURTULUŞ İDEOLOJİSİ

Sınıflı toplum sistemlerinin yarattığı bunalım çağının kaosundan çıkışı sağlayacak bir toplumsal sistemin yaratımının egemen sistem paradigmalarıyla gerçekleşemeyeceği artık netlik kazanmıştır. Bilim-teknik çağı, insanlığı özgürlüğe taşırabilecek tüm maddi koşulları yaratabilme gücünü gösterebilse dahi, tek ba...şına yeni bir uygarlıksal çağı doğuramayacaktır. Sorunun doğru tespiti kaotik yapılanmadan çıkmanın yollarını da ortaya koyacaktır. Sorunun özü ideolojiktir ve egemen zihniyetin ürünü olan ideolojik yaratımlar aşılmadığı müddetçe de yapılacak müdahaleler bir restorasyondan öteye gidemeyecektir.

İdeolojiler, evrenin oluşumu ve iç dengesini belirleyen faktörlerle bağlantılı, doğanın ve toplum gerçekliğinin kavranmasını sağlayan, aynı zamanda birey yaşamını ve ilişkileri bu bütünsellik içerisinde ele alıp değerlendiren, toplumun ihtiyaçlarına ilişkin tanımlamalardır. Her çağ kendi ideolojik kimliğini yaratırken, bu olguları oluşturduğu yeni paradigma çerçevesinde tanımlayarak yer aldığı koşullar ekseninde cevaplandırmaya çalışır.

İdeolojik kimliklerin insan ve toplumlar üzerindeki etkileri tarihin gelişim evreleri tek tek ele alınıp incelendiğinde de görülebilmektedir. Tüm çağlara damgalarını vuran ideolojik kimlik özellikleri olmuştur. Geçmişin yaratımları, günün koşulları ve geleceğin ütopyaları ideolojilerin oluşumunda önemli etmenler olarak belirginlik kazanmaktadır. Kadın kimliğiyle yeni ideolojik kimlik de günün ihtiyaçlarına cevap vermek kadar geleceğin yaratılmasının perspektifini taşıyan ve aynı zamanda tarihle de bağını koparmadan kendi paradigmasını insanlığa sunma amacını taşımaktadır. Tarihsel toplum süreçlerinin açığa çıkardığı birikim ve arayışlar yeniye yön vermede belirleyici olmaktadır. Tüm ideolojik kimlikler birbirleriyle iç içe ve gelişim içerisinde bir etkileşimi sergilemektedir. Ki, toplumların örgütlenme tarihlerine baktığımızda ilk ideolojiler kadın eksenli gelişmiştir. Neolitik döneme damgasını vuran ana tanrıça kültü insanlık tarihinin ilk ideolojik kimliği olup kendisinden sonra gelişecek olan tüm ideolojilerin doğuşuna da kaynaklık etmiştir.

Bu anlamda tarihi yalnızca geçmişin birikimi olarak ele almak yanılgılı ve gerçeği yansıtmayan bir yaklaşım olacaktır. Önderliğimiz tarih ve güncelin bağını “Tarih günümüzde ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz” sözleriyle ortaya koymaktadır. Bundan da anlaşılacağı gibi, tarih sadece üzerinde çalışılan, geçmişi tanımlayan ölü bir geçmiş değildir. Aksine tarih, bugün de yaşanan bir geçmiştir. Bu geçmiş, yalnızca geride kalanı değil, aynı zamanda geleceği de yaratıp besleyerek, ona kaynaklık edip dinamize edendir.

Kadın tarihi belki hiç yazılmadı. Ne toplumlar tarihinin yaratanı ve besleyeni olduğu, ne tüm çağların kadının yazısız tarihi üzerinden geliştiği ve geleceğin birikimini oluşturduğu, ne de sınıflı toplum ideolojileri öncesi eşitlik ve özgürlüğü barındıran bir kadın ideolojisinin varlığı kabul edildi. Elbette ki bu ideoloji, sınıflı toplum ideolojileri tarzında varlığını ilan eden bir düşünceler sistemi değildi. Özgürlük ve eşitlik kavramları gibi kadın ideolojisi de üstü örtülü bir şekilde yaşamda vücut bulmaktaydı. Kadın bakış açısının, yaşamı örgütleme ve yönetme sanatının toplum ve bireye kanalize edilmesi gerek eşitlik ve özgürlüğü gerekse ideolojiyi bir toplum formu olarak ortaya çıkarmaktaydı. Neolitik dönem, ideolojik kimliğini ana tanrıça kültünde bulmaktaydı. Bu sistemin yıkılışıyla başka bir ideolojik sistem erkek egemen kimliğiyle dolaysız yoldan ben-merkeziyetçi bir otoriteyle direkt dayatılmakta, sınıflı toplumun ortaya çıkışıyla doğuş gerçekleştirilmekteydi.

Kadının yazısız tarih ideolojisi bugün çağdaş kriterlere uyarlanarak yeniden yaşamsallaştırılmaya başlanmaktadır. Bu ideoloji, yine Kürt kadınının mücadelesiyle başta dünya kadınları olmak üzere yeniden tüm dünyaya bir insanlık değeri olarak sunulmaktadır. İdeolojisinin gücü ile insan yeniden nasıl insan olabileceğinin ve nasıl yaşanması gerektiğinin cevabını almaktadır. İlk ideolojinin çıkış tarihi günümüzün tüm öz değerlere yabancılaşmış dünyasının başta insanın insanla olmak üzere, insanın doğayla ve tüm evrenle nasıl ilişkilenmesi gerektiğinin dersleriyle doludur. Bu tarih, kadının ve insanlığın öz tarihidir ve çağdaş kriterlerde bu tarihi güncele taşırmak, demokratik-ekolojik topluma uyarlamak öze dönüşün de ifadesi olacaktır.

Nietzche; ‘düşünüp taşınarak, karşılaştırarak, ayırıp birleştirerek (...) geçmişi yaşam için kullanmak ve olup bitenlerden yeniden tarih yapmak, yaratmak gücüyle insan insan olabilir. (...) Bilgi bahçesinde başıboş dolaşanların gereksinmesi gibi değildir tarih bilgisinin gereksinimi. Bizim yaşama ve eyleme gereksinimimiz var’ demektedir tarihin yaşamsallaştırılmasına ilişkin değerlendirmesinde. Bu anlamda kadın tarihini ve yarattığı öz değerleri sadece araştırıp öğrenmekle hiyerarşik zihniyete dayalı sınıflı toplum ideolojilerinden arınmak ve zihniyet dönüşümünü yaratmak pek mümkün olmayacaktır. Araştırıp öğrenmek kadar yaşamsallaştırmak ve günümüze taşırmak gerekmektedir.

Kadın Kurtuluş İdeolojisi, tarihin yeniden güncele taşırılması ve neolitik dönemin sonuyla beraber baş aşağı ilerleyen insanlık tarihinin yeniden ayakları üzerinde dikilerek geleceğe yönelmesinin öncüsü olma iddiasını taşımaktadır. Önderliğimiz’nun belirlediği beş temel ilkeye sahiptir. Bu ilkeler, şunları içermektedir:

1- Doğduğu topraklarda yaşamak, yani yurtseverlik

2- Özgür düşünce, özgür irade

3- Özgürlüğe dayalı bir yaşam paylaşımı için örgütlülük

4- Örgütlülükle birlikte mücadele

5- Yaşamın estetikle, güzellikle olan ilişkisi

Bu ilkelerden de anlaşılacağı gibi, Kadın Kurtuluş İdeolojisi salt bir cins ideolojisi değildir. Mevcut sistem ideolojilerine karşı alternatif olma iddiasını taşımaktadır. Bu da toplumun tüm kesimlerini ve bir bütün olarak toplumsal sorunları hedef aldığını göstermektedir. Sınıflar arası çelişkilerden cinsler arası çelişkilere, doğa-toplum sorunlarından toplum-birey sorunlarına kadar yaşanan tüm çelişkileri kadın eksenli ideoloji temelinde çözmeyi esas almaktadır. İdeolojiler, toplumsal çıkarlar temelinde formüle edilmiş düşünceler olduğuna göre, toplum çıkarlarının ve ihtiyaçlarının ne olduğunun tespit edilmesi ve bunun üzerinden mücadele geliştirilmesi önemlidir. Bu açıdan Kadın Kurtuluş İdeolojisi, tüm toplumun çıkar ve ihtiyaçlarını hedefleyerek bir mücadele yürütmeyi esas aldığı için toplumsal kurtuluş ideolojisi olarak da ele alınabilir. Kadının erkekle, insanın insanla ve insanın doğayla çelişkilerinin çözümü tanrı-erkek eksenli yaşam anlayışından gerçek anlamda insan eksenli yaşam anlayışına da geçişi de getirecektir.

Kadın Kurtuluş İdeolojisi’nin önemli bir boyutu da, Kopuş Teorisi’dir. Kopuş her şeyden önce, başta kadın olmak üzere tüm insanlığın kendine yabancılaşma sürecinden uzaklaşmasıdır. Kadın erkek ilişkilerinde özel mülkiyete dayalı ve her iki cinsin özünden uzaklaşmasını yaratan koşullarının ve yaşam anlayışının sorgulanmasıdır. Çünkü erkek egemen iktidar anlayışı öncelikle kadını mülkleştirme anlayışını getirdiği gibi, bu mülkleştirme diğer bir deyişle köleleştirme zamanla kendi cinsine ve doğaya karşı da bir otorite anlayışını ve hiyerarşik zihniyeti yaratmıştır. Kopuş her şeyden önce, cinsler arasındaki özel mülkiyet mantığının sorgulanması ve bununla birlikte her türden hiyerarşik zihniyetin sorgulanması anlamına gelmektedir. Gerçek anlamda bir kopuş (duyguda, düşüncede, ruhta ve fizikte), doğru ve sağlam bir insani ilişkilenmeyi de getirecektir. Öz iradesini ve öz gücünü açığa çıkarmak kadar bağımlı ve bağımlılaştıran ilişkilenmeleri de ortadan kaldıracaktır. Bu, ortak bir paydada buluşulan eşitlik ve özgürlüğe dayalı yaşam anlayışını da geliştirecektir.

Kopuş esas itibariyle yaşam dışılığı temsil eden insanı, yani kadın ve erkeği öz benliğinden uzaklaştıran tüm hiyerarşik yaşam anlayışlarından kopuştur. Tahakkümcü zihniyetin yarattığı kulluk anlayışından, ben-merkeziyetçi mutlak otorite zihniyetinden arınmak anlamına gelmektedir. Erkek egemen sistem anlayışının yarattığı yaşam, her halükarda eşitliği barındırmayan, ilk etapta kadın üzerinden geliştirilerek kurumlaşan bir düzeye ulaşan, şiddeti, işgal ve istilayı barındıran bir zihniyetle yoğrulmuştur. Ötekiye dönüştürülen her olgu, tanınmayan, şiddet ve sömürüye maruz kalan bir durumdadır. Öteki cins olarak kadın, tanınması ve yaşamın bütünleyeni olan bir öteki değil, başkalaşıma uğratılan ve ikinci cins konumuna düşürülen öte bir varlık olarak görülmektedir. Kadının yaşamın her alanındaki hareket sahası kısıtlanmakta, erkeğin tahakkümcü zihniyeti baskı ve eşitsizliği dayatmaktadır. Kopuş esas itibariyle, bu yaşam dışılıktan kopuştur. Kadının gerek öz gücüne gerekse düşünce ve iradesine dayalı kimliğiyle kendini yeniden var edebilmesi kendini tanıması ve tanımlaması açısından gerçekleştirilen bir kopuştur. Aynı zamanda erkeğinde, insanın öz değerlerine yeniden dönüş yapması kadar, mutlak otoritenin hizmetindeki kulluk mantığından çıkabilmesi açısından kopuş gerekmektedir. Bu, kadın kadar erkeğinde kendini sorgulaması ve eşit bir yaşam paylaşımı için yaşanılması gereken ara bir süreçtir. Kadın-erkek ilişkileri her şeyden önce, bir insan-insan ilişkisidir. Kopuştan sonra kendisini ruhta, duyguda ve düşüncede doğru örgütleyen her iki cinsin eşit ve özgür temelde yeniden buluşması, yeniden sözleşme anlamına da gelecektir. İnsanın insanla ilişkileri gerçek özüne kavuşacak, efendi-köle ilişkisi yerine, özgür bir ilişki geliştirilebilecektir.

Tahakküm ve hiyerarşi, ilk olarak insanın insanla ilişkisinde ortaya çıkmışsa, daha doğrusu bu iki hükümranlık olgusunun kurumlaşması erkeğin kadın üzerinde hakîmiyet kurmasıyla gerçekleşmişse, bunun ortadan kalkması insanın doğal dünyayla olan küskün ilişkisini de barıştıracaktır. Kadının erkekle özgür bir ilişki temelinde buluşması, erkek zihniyetinin doğa üzerindeki ben-merkeziyetçi iktidar anlayışını da ortadan kaldıracaktır. Doğanın bir parçası ve bütünleyeni olarak insanın yeni bir zihniyet temelinde doğayla buluşması, insani öze dönüşü de ifade edecektir. Bu, yaşamın her alanına demokratik kültürle yaklaşımı da getirecektir.

Bu aşamada kadının toplumla yeniden sözleşmesi gelişecektir. Yeni toplumsal sözleşme geçmişte toplumun hiyerarşik zihniyete dayalı geliştirilen her üç sözleşme biçimine de (devlet-birey, patron-işçi ve kadınla erkekle arasındaki evlilik sözleşmesi) alternatif, demokratik-ekolojik toplumu ön gören bir içeriği taşımaktadır. Toplumsal sözleşmenin kendisi, her türlü hiyerarşik ve tahakkümcü zihniyet yapılanmasını aşma, demokratik bir zihniyetle yeniden donanımı ve dönüşümü içermektedir. Toplumsal sözleşmenin eksenini, Kadın Özgürlük Hareketi şu şekilde belirlemektedir;

1- Kadın eksenli birey-toplum dengesinin kurulması, şiddete ve gericiliğe karşı öz savunma ve mücadele etme bilincini belirleme

2- Ataerkil karakterli, mezhepçi, milliyetçi çatışmalara karşı kültürlerin zengin birlikteliğini kadının demokratik ve barışçıl karakterine uygun olarak sağlayacak bir zihniyet kazandırma ve buna uygun sosyal düzenlemeler

3- Kadının yaşam standartlarını değiştirerek sosyal, siyasal yaşama eşit ve iradi katılımını sağlayacak çağdaş bir anayasa girişimi.

Bu maddelerden de anlaşılacağı gibi toplumsal sözleşme bir bütün olarak yeni bir zihniyetin yaratılmasını ön görmektedir. J.J. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin aksine, sözleşmenin temeline kadını oturtarak her türlü egemenliği ve egemenliğe dayalı yönetimi reddederek yeni zihniyet temelinde bir toplum projesi oluşturarak birey-toplum sözleşmesini esas almaktadır. Kadının toplumsal sözleşmesinde egemenlik vazgeçilmez olmadığı gibi, en iyi yönetim biçimi de seçimli aristokrasi değildir. Hiçbir koşul altında diktatörlüğü benimsemediği gibi, erkek zihniyetinin ürünü olan tüm kurumları dönüştürmeyi de sözleşme temelinde amaçlamaktadır. Sözleşme, özde demokratik toplumun yaratılması anlamını da vermektedir. Toplumsal sözleşme, özünde özgürleşmeyi esas alan farklılığın paradoksunu kaldırarak, farklılıkları zenginlik ve bütünleyen olarak gören, ötekiyi tanıyan ve tamamlayan, doğayla barışık toplum modelini esas almaktadır.

21. yüzyıl ideolojik kimliğini kadın kimliğiyle belirleyecekse her şeyden önce kadın kimliğinin de bir açıklığa kavuşması gerekmektedir. Kimlik olgusu öncelikle insanın ne olduğu ve nasıl tanındığı sorularına cevap verir. Kadın kimliği ise, bugüne kadar muğlak ve erkek egemen sistemin vurduğu mühürle ikinci cins statüsüne mahkum edilmiş ve bu şekilde öteki olarak görülen bir konumdan çıkamamıştır. Kadının karşı bir cins olarak farklı bir kimliği bulunmaktadır. Fakat bu kimlik, toplumun ve insanın bir parçası olduğu gibi, onun bütünleyenidir de. Erkek gibi kadın da yaşamın nesnesi değil, öznesi konumundadır. Bu anlamda o da düşünen, konuşan, yaratan ve üreten bir varlıktır. Cins kimliğinin dışındaki temel kimliksel farklılıklar ise, yaşama bakış açısı, insan, doğa ve evrene yaklaşımı başta olmak üzere tüm olay ve olguları ele alma ve yorumlama tarzıdır. Bu açıdan kadının, her şeyden önce erkek egemen zihniyetin kazandırdığı kimlikten-kimliksizlikten arınması ve kendi kimliğini yeniden yaratması gerekmektedir.

Neolitik dönemin kadın kimliğiyle yaşanmış olması demek, özde kadın bakış açısının ve kadın öncülüğünün yaşamsallaştırılmış olması demektir. Diğer açıdan, 21. yüzyılın felsefi yaklaşımının da doğru belirlenmesi, kadının eşitliğe ve özgürlüğe dayalı felsefesini hakîm kılması demektir. 21. yüzyılın yeni uygarlığın yaratıldığı bir yüzyıl olabilmesi için felsefi yaklaşımının netleştirilmesi gerekir. Demokratik Konfederalizm Önderliği, 20. yüzyılı değerlendirirken; “Bu kadar kanlı ve bu kadar ilkesiz geçmesinin nedeni de kendine özgü bir felsefeyi yaratamamış olmasındandır. 20. yüzyılda bir zihniyet dönüşümü yaşanamamıştır” demektedir. 21. yüzyılın öncülük misyonunun kadına biçilmesi göz önüne getirilirse ilkeli yaşamın ve gerçek anlamda bir özgürlük felsefesinin yaratılmasının da özgür bir düşünceye ulaşmayla gerçekleşebileceği de görülecektir. Kadın Kurtuluş İdeolojisi, bunun öncülüğünü üstlenmiş bulunmaktadır.

Kadının 21. yüzyıl ideolojik kimliği esas itibariyle çağın yeni ideolojik kimliği olmaktadır. Üçlü zihniyet devrimi temelinde gelişecek olan yeni ideolojik kimlik, kadın rönesansının gerçekleşmesi anlamına da gelecektir. Aydınlanma, reform ve rönesansın birleştirilerek bir devrim şeklinde oluşturulması zihniyetin değişim potansiyelini de ortaya çıkaracaktır. Özellikle bugüne kadar gerçekleşen tüm aydınlanma hareketlerinin erkek patentli olması, zihniyetin kökeninde bir değişimi yaratamadığı gibi hiyerarşik sistem bu gelişmeleri kendi kurumlaşmasının çıkarına hizmet edecek uygun araçlar haline dönüştürmeyi de başarabilmiştir. Kadın Rönesansı insanlığın yeni bakış açısını tarihsel temellere dayanarak, bilimsel verilerle yeniden yapılandırmayı ifade etmektedir. Önderliğimiz’nun daha ‘90’lı yıllarda vurguladığı Kürt öncülüğündeki Ortadoğu Rönesansı Kürt kadınının mücadelesiyle daha da somutlaşmakta ve gerçek anlamda bir aydınlanmanın kapılarını aralamaktadır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !